“Geçen hafta bir arkadaşım anlattı. Startup ceosu. 3 yıldır şirketi büyütüyor. Yatırımcılardan para almış, ekip kurmuş, ürün çıkarmış.
Patron dediğimiz adam yani ana yatırımcı toplantıya çağırıyor.
Arkadaşım gidiyor. Sanıyor ki normal board meeting.
Adam kapıyı kapatıyor ve başlıyor. Sen ne yaptın bu şirkete.
Rakamlar nerede. Büyüme nerede. Arkadaşım açıklamaya çalışıyor. Pazar zor, ekonomi kötü, kullanıcı edinme maliyetleri arttı falan.
Patron dinlemiyor bile.
Masaya vuruyor.Bağırıyor. Hakaret ediyor. Fiziksel dayak yok ama psikolojik olarak perişan ediyor.
45 dakika boyunca.
Arkadaşım çıkıyor toplantıdan.
Arabaya biniyor. 20 dakika hareket edemiyor. Sonra bana yazıyor. Abi ben ne yapıyorum ya. 3 yıldır hayatımı verdim bu işe. Ailem yok, sağlığım yok, param yok.
Karşılığında ne aldım. Bir adam beni aşağılıyor.
O gece istifa mektubunu yazıyor. Ertesi gün patron arıyor.
Ya hadi dün biraz sert konuştum kusura bakma.
Arkadaşım diyor ki istifamı kabul edin.
Patron şok. Nasıl yani. Şirket ne olacak.
Arkadaşım diyor ki o sizin probleminiz artık.
Şu an freelance çalışıyor. Mutlu. Patronsuz.
Bazen kaybetmek kazanmaktır.” diyor bir kişi X platformunda…
Bu vb hikâyeler sosyal medyada çok seviliyor.
Çünkü net bir kahramanı var.
Bir de net bir kötüsü.
Bağıran patron kötü.
İstifa eden çalışan iyi.
Sonunda özgürlük,freelance hayat, mutluluk…
Ama gerçek hayat, X paylaşımlarından daha karmaşıktır, Shakespeare trajedileri kadar olmasa da.
Önce şunu kabul edelim!
Hiç kimsenin bir başkasına bağırmaya, hakaret etmeye, psikolojik şiddet uygulamaya hakkı yoktur.
Bu tartışmasız!
Ama meseleyi sadece “haklı–haksız” boyutuna indirmek de makul değildir.
Mesele bağlam.
Türkiye’de iş yapmak;
Hukukun gri,ekonominin öngörülemez olduğu, emeğin çoğu zaman değersizleştiği,liyakat yerine ilişkilerin çalıştığı bir zeminde yürümek demektir!(ki bir siyasi parti üyeliğinin 3 diplomayı bile geride bıraktığı aşikardır)
Bu ülkede yönetici,yatırımcı ya da girişimci olmak psikolojik olarak çok ağır bir yüktür.
Her gün risk.
Her gün belirsizlik.
Her gün “yanlış bir karar her şeyi batırabilir” hissi…
Bakın tekrar altını çiziyorum!
Bu hiçbir yanlış tavrı meşrulaştırmaz.(Patron profesyonel destek alarak nasıl başarılı bir stres yönetimi yapabileceğini ve ekibine nasıl daha sağlıklı yönetebileceğini öğrenecek)
Ama insani bir kırılma anını anlamaya çalışmak da adil ve sürdürülebilir bir yaklaşım olarak her iki taraf için şarttır.
John Steinbeck’in dediği gibi:
“Bir insanın dengesini bozup sonra da normal davranmasını bekleyemezsiniz.”
Türkiye’de iş yapan birçok insanın dengesi bozuluyor.
Sistematik olarak.
Burada çok kritik bir detay var ayrıca.
Patron ertesi gün arayıp hatasını kabul ediyor.
Bu ülkede bu refleks nadirdir.
“Dün sert davrandım,kusura bakma” diyebilen yönetici sayısı belli bir sayıyıyı geçmez.
Bu, yapılanı silmez lakin kişilik profili açısından artıdır.
Problemlerden biri de son yıllarda kişisel gelişim adı altında pompalanan fikirler;
“Kimseye tahammül etme.”
“Bir hata gördün mü çek git.”
“Rest çekmek güçtür.”
“Yalnızlık özgürlüktür.”
Hayır.
Her rest güç,her ayrılık cesaret,her istifa kazanım değildir.
Bir kurumu ya da bir insanı değerlendirirken geneline bakarsın, tutarlılığına bakarsın, geçmiş davranışlarına bakarsın, telafi kapasitesine bakarsın.
Bir öfke patlamasıyla, bir kötü günle, bir yanlış refleksle
kimseyi ve hiçbir yapıyı çöpe atmazsın.
Aynı şey çalışan için de geçerli, yönetici için de.
İletişimin zayıf, okuduğunu anlama oranının düşük, kendini ifade etme becerisinin sınırlı ve eleştiriyi saldırı gören aşırı savunmacı bir zihniyete sahip olması da cabası.
Bu yüzden bağırıyoruz,susuyoruz veya kaçıyoruz.
Arkadaş yolunu çizmiş olabilir.
Buna saygı duyarım.
Başarılar diliyorum kendisine.
Ama bu hikâyeyi romantize edip
“Kaybetmek kazanmaktır” diye paketlemek toplumsal olarak bizi daima daha sağlıklı bir yere taşımaz…
Bazen kalıp konuşmak, sınır çizip devam etmek, ilişkiyi onarmaya çalışmak daha olgun bir güç göstergesidir.
Ne kör sabırla, ne de ilk sarsıntıda kaçışla olmaz.
Gerçek olgunluk hem kendini koruyabilmek hem de ilişkiyi yönetebilmektir.
Türkiye’nin şu an en çok buna ihtiyacı var.
